Psikoloji 100-130 yıllık geçmişi ile mütemadiyen insanın davranışı ve zihinsel süreçleri altında yatan nedenleri anlamaya çalışmıştır. Hala cevabı bulunamamış pek çok soru olmakla birlikte, psikolojinin farklı alt dallarında araştırmaya, merak etmeye, yeni sorular sormaya devam ediyoruz. Bugün geldiğimiz noktada klinik psikoloji alt dalında, modern tıbbın da benimsediği beden, zihin ve ruhsallık bir bütündür, insan ancak böyle bir model ile tam olarak anlaşılabilir bakışı hakim olmuş, insanın biyo-psiko-sosyal bir varlık olduğu düşüncesi yaygın olarak kabul görmüştür. Buna göre bir davranış ya da zihinsel süreç üzerinde biyolojik yatkınlıklar, aile ve sosyal çevre, toplumsal değerler, eğitim, kişilik özellikleri, ilişkiler ve geçmiş yaşantılar ayrı ayrı ve bir arada etkileşerek pay sahibidir. Dolayısıyla insan karmaşık bir yapı ve pek çok denklem ile anlaşılması kolay olmayan bir varlıktır ve bir davranışı anlamak için bazen sadece incelikli ve detaylı bir analiz faydalı olabilir.

Bu noktada insana dair en çok veri “soru sorarak” gelmektedir. Anlamaya ve araştırmaya yönelik her soru bize yeni bir kapı açmakta ve ilerlemek böylece mümkün olmaktadır. Böylesine hassas ve sıkıntılı günlerde biyo-psiko-sosyal pek çok farklı etkenden beslenerek farklı mecralarda (sosyal medya, tv, sokak vb.) yoğunluğunun ve şiddetinin giderek arttığını gözlemlediğim bir davranışı anlamaya çalışıyorum: nasıl ve neden birbirini hiç tanımayan insanlar birbirlerini kıyasıya ve giderek artan bir dozda eleştiriyorlar?

Geçen gün şöyle bir duruma şahit oldum: Bir sosyal medya platformunda bir kişi yurtdışına taşınacak olması ve koşullarıyla ilgili bir problem yaşaması nedeniyle köpeğine bir yuva aradığını belirttiği bir ilan paylaşmış. Sonra bu ilanının farklı gruplarda paylaşımı sonucu pek çok kişiye ulaştığını, ilanın altında hızla artan yorumları görünce anladım. Yorumlardaki içerik özetle ve en kibar şekliyle; “bu kişinin gerçek bir hayvan sever olmadığı, o koşulların hiçbirinin geçerli bir neden olamayacağı, bunun acımasızlık, duygusuzluk olduğu” şeklinde ilerliyordu. Arada bu kişiye soru soranlar, nedenlerini ve acaba farklı çözüm yolları için yardımcı olabilirler mi anlamaya çalışanlar da vardı. Ama çoğunluk o kadar yoğun bir öfke ile yazıyordu ki ilan sahibini tanıyanlar açıklamalar yapmaya başladılar. Çoğunluk bu açıklamaları da kabul etmiyor, kendi yaptıkları fedakarlıklardan örnekler veriyor, bazıları “saygı” sınırlarını aşan, kişiselleştiren ifadelerle yargılamaya devam ediyordu.

Eminim pek çok kişinin hafızasında farklı konularla ilişkili benzer olaylar vardır. Hatta pek çok kişi belki de sırf bu nedenle bir süredir düşüncelerini ifade etmekten sakınmaya başlamış olabilir. Ne yaşıyoruz sizce?

Ben bir klinik psikolog olarak yukarıdaki örneği şöyle yorumluyorum. Çoğunluk olarak tanımladığım kişiler hayvanları seven ve bu dünyada onlarla birlikte yaşamak, onların koşullarını iyileştirmek için uğraşan kişiler, bundan hiç şüphem yok. Ve yine eminim  bugüne kadar sokaklarda, barınaklarda bir hevesle sahiplenilip sonra sahiplerinin kişisel konforları nedeniyle terk edilmiş pek çok hayvanla karşılaştılar. Ve bu sahiplere çok çok kızgınlar ama bu hayvanları bir gece vakti usulca sokağa bırakan sahiplerin kim olduklarını bilmiyorlar, bilemiyorlar. Dolayısıyla bu kızgınlık bir ateş gibi içlerinde yanıyor. Sonra bir gün böyle bir ilan görüyorlar ve işte “o sahibin bulunduğunu” düşünüp tüm sokağa bırakılan hayvanların intikamını alıyorlar, onu dünyadaki tüm insanı değerler ve duygular üzerinden eleştirip, haddini bildiriyorlar.

Ancak sormak istiyorum:

Bu kişinin o sahiplerden biri olduğuna emin miyiz?
O sahiplerden biri olduğuna dair kanıtlar neler?
O sahiplerden biri olup olmadığına dair yeterince araştırma yaptık mı?
Acaba hissettiğimiz duygular, aslında başka kişiler ve durumlar karşısında hissedilen duyguların yansıması olabilir mi?
Söylediklerimizin amacının ve etkisinin farkında mıyız? Böyle bir çözüme ulaşabilir miyiz? (amacımız bu kişiyi hatasından döndürmek, ona bir ders vermek ise, bu davranışla bu sonuca ulaşabilir miyiz?)
Hiç tanımadığımız kişiler ve durumlar hakkındaki bu yargılarımızı besleyen bilgilere nereden sahip olduk?

Sonuç olarak bir davranış artan şiddet ve yoğunlukta, farklı ortam ve kişiler arasında yaygınlaşmaya başladıysa “toplumsal bir mesele” ile karşı karşıyayız diyebiliriz. Sosyal medya buna biraz daha imkan tanır bir platforma dönüştü. Daha önce yakınma davranışını anlattığım yazıda da değinmiştim. Rahatsız olduğumuz, içimizde ateş gibi yanan pek çok konu ile meşgul olan zihnimiz bu yoğun duyguları dışa vurmak için belli ki bir çıkış arıyor. Bu noktada da kontrol sistemlerimiz zayıflıyor ve sistem içinde daha çok öğrendiğimiz, izlediğimiz davranış şekillerine yöneliyoruz; eleştirmek gibi. Oysa ki bugün, bu koşullarda en çok ihtiyacımız olan şey “eleştirel düşünmek”, eleştirmek değil. Çünkü ikisi birbirinden duygusu,  mekanizması ve dolayısıyla da sonucu açısından farklı. Ve bu ikisi birbirine karıştıkça problem çözen değil giderek problem oluşturan bir organizmaya,  daha öfkeli ve savunmacı bir topluma dönüşüyoruz.

Peki eleştirel düşünme (critical thinking) ve eleştiri (criticism) arasındaki fark nedir? (1)

Eleştirel düşünme, başka birinin sana sunduğu düşünceyi sorgulamadan kabul etmek yerine kendin için onunla ilgili düşünmektir. Eleştirel düşünme bir kavramla ilgili altta yatan varsayımları, yanlılıkları tanımlamak ve ortaya koymaktır. Ayrıca nedenler ve kanıtlarla gerekçelendirilen kendi yargılarımızı da içerir. Ve bu eleştirel düşünme süreci nihayetinde sizi “katılıyorum çünkü…” ya da “katılmıyorum çünkü…” sonucuna götürür. Burada kritik olan çünkü’den sonra yargımızın dayandığı bir neden ya da kanıt sunabilmektir. Eleştirel düşünme ve eleştiri sıklıkla karıştırılmaktadır. Burada eleştirinin eleştirel düşünme ile kesişen bir kavram olmasının etkisi vardır. Aralarındaki temel farklar şöyle özetlenebilir:

Eleştiri bir şey ile ilgili hataların bulunmasıdır. Eleştirel düşünme daha çok muhakeme ile ilişkilidir, bu muhakeme hataların ve eksikliklerin bulunmasını içerebilir ancak vurgu daha çok sorgulama, analiz etme ve böylece probleme çözüm bulma üzerindedir.

Eleştiri sıklıkla bir insana yöneltilir. Eleştirel düşünme ise her zaman argümana (üretilen iş ve ya kavram) yöneltilmelidir.
Eleştiri bazen bir duygu ile güdülenir. Eleştirel düşünme duyguyu tüm sürecin bir parçası olarak analiz eder.

Eleştirel düşündüğümüzde[1]gelen bilgiyi dinleriz, analiz ederiz, tanımlarız, parçalara ayırırız nedenlerine bakarız, çıkarım yaparız yani hem bilgiyi hem kendi düşüncemizi gözden geçiririz. Ancak bu “çok düşünmek” değildir, doğru sorularla var olan argüman üzerine düşünmektir. Örneğin kim değil nasıldır en önemli soru ve beslendiği yer meraktır, sorulardır, kuşkudur. Ancak bu kuşku önce kendi düşüncemize yöneliktir, onu temellendirmeye çalışmayı içerir.

Dolayısıyla eleştirel düşünenler:

Belirsizliğe tahammül edebilirler,
Bilgisiz oldukları alanların farkında olmayı tercih ederler,
Geçerli kanıtlar için bekleyebilirler,
Kanıta dayalı cevaplar için bekleyebilirler.

Ayrıca eleştirel düşünme kişiyi; aceleci kararlardan, farklı kaygılarla fikirleri ifade edememekten, otorite ve geleneği sorgulamaya yönelik dirençten uzaklaştırırken, entellektüel disiplin, düşüncelerin açık ifadesi ve kendi düşüncemizin sorumluluğunu kabul etmeye yakınlaştırır.

Ve biz eleştirel düşünmeyi öğrettiğimizde ve teşvik ettiğimizde bireysel özelliklerimizi güçlendirirken daha saygılı ve medeni kollektif geleceğimize de yatırım yapabiliriz.

Hilal Çerçel – Habertürk

Kaynaklar:

1. https://suzannemanningblog.wordpress.com

2. Qualiasoup: Critical Thinking video

http://mhthayat.haberturk.com/yazarlar/hilal-cercel/1043795-elestirel-dusunme-elestiriye-karsi

Not: Web sitemizdeki alıntı haber ve yorumlara, kayda değer bilgi veya farklı bakış açıları içerdiği için yer verilmektedir. Alıntılanmış olması, tamamının doğru veya onaylanmış olduğu anlamına gelmemektedir.

evetama